Latest posts by Begüm Ulusoy (see all)

İnsan sayısı kadar sanat tanımı vardır derler. O kadar olmasada, sanatı tanımlamak yada bir tanım üzerinden ‘herkesi’ kapsayacak bir uzlaşma kurmak kolay değildir. Marcel Duchamp geçtiğimiz yüzyıla, modern toplumda sanatın işlevini/işlevsizliğini ve tanımını sorgulayarak başlamamızı sağladı. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca kimi sanatçılar sanatlarını siyasetin ve toplumlarının sorunlarından ayrı düşünemediler, kimi sanatçılarsa tamamen toplumun sorunlarından ve çevrelerinden bağımsız olarak güzeli aradılar. Mesela Paul Jackson Pollock kendi geçmişindeki kişisel küskünlüklerine bakarak sanatını toplumsal sorunlardan ve politikadan kopardı. Geçtiğimiz on yıllar boyunca hem Türkiye’de hem de dünyada olanlara bakarak bu kırgınlığını ve bir sanatçı olarak kendi içine daha çok dönmesini anlamamız kolay, ancak ona kızmamız ise imkânsız. Ama siyaset bir yana sanat, sanatçılar ve sanat kurumları topluma karşı hiçbir sorumluluk yüklenmeden sadece güzeli arayabilirler mi? Yirminci yüzyılda gerçekleşen birçok olay, sanat çevrelerinin sanatın toplumdaki işlevini bu bağlamda tartışmalarına neden oldu. Şimdiden ilk yirmi yılını tamamladığımız yirmi birinci yüzyılda da bu tartışmanın kapsamının çok farklı olacağı düşünülmüyor. Tek bir farkla, artık sorumuz daha farklı: Sanat “sanat sanat için midir, sanat toplum için midir?” klişesinden kurtulup var olduğu kabı gerçekten doldurabilir mi? 2019 yılında Şanışer ‘Susamam’ klibine “Müziğin bir şeyleri değiştireceğine inanıyoruz.” diyerek başladı. Ai Weiwei, Tate Modern’nin ana holünü binlerce ayçiçeğiyle doldurduğunda Çin’in içinden geçtiği birçok acının çığlığını İngiltere’de anlatmaya çalıştı.


Hâlâ sanatın nerede, ne zaman ve nasıl topluma etki etmesi gerektiğini tartışıyoruz, bu tartışmanın da yakın zamanda bitmesi oldukça güç görünüyor. Bu insanlık tarihi boyunca sürmesi mümkün olan bir tartışma olsa da bugün üzerinde anlaşabileceğimiz, belki de tek şey sanatın ve sanat galerilerinin, kapsamları ne olursa olsun toplumu ders kitabı bilgilerinin ötesinde bilgilendirme ve farkındalık yaratma görevini üstlenmelerinin gerekliliği.

Ellen Lupton(1) her fırsatta sergi küratörlerinin gözlere takıntılı olduğunu söyler, eserlere dokunulmamalıdır, sadece bakılmalıdır ki bunu eleştirir ve onun gibi birçok tasarımcı sayesinde de bu algı değişmeye başladı. Son dönem sergilerinde bulunan eserleri görmenin ötesine geçiyor, onları duyuyor, eserlere daha fazla dokunuyor, onları kokluyoruz. Bazen içlerinde yürüyoruz ve hatta artık tatlarına bile bakıyoruz. Birçok sanat sergisi ziyaretçilerini sis dolu bir odanın içinden yürüten Olafur Eliasson’nin(2) ‘Moss Wall’ gibi çalışmalarıyla bunu uzun yıllardır yapmaktadır.


Sadece sanat eserini değil tüm sergiyi bir deneyim olarak ele alıp, bireyi; onun içinde izleyici bir pasif göz olmaktan çıkarıp beş duyusuyla orada olan aktif bir varlık haline getirmekte. Belki de tüm hayatınız boyunca unutamayacağınız kalıcı sergi deneyimleri sağlayan ilk kişi Eliasson değildi, son da olmayacak: beş duyuya hitap ederek sanatla birey arasında daha yakın bir ilişki kurmayı başardık gibi görünüyor. Bunun bir adım ötesinde Lupton (3) uzun uzadıya tasarımın ve sergi/müze tasarımının hikâye anlatıcılığı olduğunu detaylarıyla açıklar. Peki bu hikâye “besin” olursa ve hedef farkındalık yaratmaksa, beş duyu kullanılarak nasıl anlatılmalıdır bu öykü? Londra’daki V&A müzesi geçtiğimiz yaz Food Bigger Than The Plate geçici sergisini toplumla buluşturarak sanatın nasıl toplumu bilgilendirebileceğini farklı deneyimlerle göstererek bu soruya bir cevap veriyor. Herhangi bir sanat sergisinde rastlayacağımız bilgi aktarımından öte, farkındalığı arttıracak birçok uygulamanın olduğu yaratıcı bir sergiye imza atan ekip, birçok kalıcı klasik eserin olduğu, dünyanın ilk müze kafesinin bulunduğu tarihi binanın büyük salonlarından birini kullanarak bu deneyimi bizlere sundu. Sizinle bu deneyimimi paylaşmama izin verin.



Hindistan’dan Türkiye’ye, Kore’den İngiltere’ye, serginin küratörleri tarafından özenle yerleştirilmiş her eserin, bir sanat eseri olup olmadığı tartışması bir yana, bir kısmına ürün tasarımı bir kısmına da buluş demek çok daha kolaydı; her eser tek tek besinle olan meselelerini anlatma derdindeydi. Bir sanat kurumu bilinçli bir tavır olarak topluma bilgi sağlama aşamasını geçip, farkındalığı arttırma amacına hizmet eden bir sergide besinleri ve o besinleri nasıl elde ettiğimizi, nasıl pişirdiğimizi, neyin içine koyduğumuzu, nasıl tükettiğimizi ve sonunda doğaya nasıl kazandırdığımızı bizlere anlattı.

Sergide anne elinin tadını “Jiwon Woo”, evdeki organik artıklarımızı nasıl dönüştürebileceğimizi ise “Daily Dump Compost at Home” bizlere göstermeye çalıştı. “LOCI Food Lab” bir adım ileriye gitti ve beş duyumuzdan tat alma fikrini paylaştı ve kendi tasarladığımız yemekleri bizlere tattırdı. David Burns ve Austin Young ‘Fallen Fruit’ ile hem şehrin ruhunu hem de yerel meyvelerin güzelliğini duvar kâğıdı haline getirdi. Sergiye giden birçok genç öğrenci mezuniyet projelerinde, sergide gördükleri eserlerin ilhamını kullandılar. Ben çok yetenekli bir öğrencimin tüm mezuniyet projesini Laura Allcorn’nun ‘Human Pollination’ projesi etrafında şekillendirmesine şahit oldum. Sanat farkındalık yaratarak besinlere bakışımızı ve kullanımımızı değiştirmemizi sağlayabilir.


Sanatı soğuk galeri duvarları arasında sadece bakılan (ve aynı hızla da unutulan) gizli, arkaik ve birçokları için çok sıkıcı bilgiler yığını olmaktan da kurtaran budur. V&A sergisi, genç öğrencileri hassas fikirlerle iç mekân tasarımı yapmaya, birçok kişiyi ise evlerinde kendi besinlerinin yetiştirmeye ve kendi kompostolarını üretmeye teşvik etti. Hepimizin bildiği ama asla adını koyamadığı ‘anne yemeği’ tadının nerden geldiğini, teknolojimizin kahve atıklarından kahve fincanı yapabilecek kadar geliştiğini ve birçok insana da sofrayı paylaşmayı öğretti. Sanat farkındalık yaratır ve yaratmalıdır. Bu yüzyıl iki tip sanatçıyı içinde barındırmayacak gibi: tamamen yaşadığı toplumun sorunlarından kopmuş sanatçılar ve siyasetin/siyasilerin paranoyakça düşmanı olmuş, her kalemde onlara nefret kusmaktan başka bir şey yapamayan sanatçılar. Yirmi birinci yüzyıl bu iki sanatçı tipinin değil de çevresinin farkında, içinde bulunduğu toplumu tanıyan, insanların ihtiyaçlarına sırtını çevirmeyen, iletişime açık ama en önemlisi de sıkıcı bir öğretmen gibi değil de, yeni macerasından farklı bir hikâyeyle dönen bir arkadaş gibi, toplumu eğiten ve farkındalık yaratan sanatçıların dönemi olacak.

  1. Ellen Lupton grafik tasarımcı, küratör, yazar, eleştirmen ve eğitimcidir. Aynı zamanda New York’taki Smithsonian Tasarım Müzesi Cooper Hewitt’te Çağdaş Tasarım Kıdemli Küratörüdür.
  2. Olafur Eliasson heykeller ve büyük ölçekli kurulum sanatı ile tanınan, izleyicinin deneyimini geliştirmek için ışık, su ve hava sıcaklığı gibi temel malzemeleri kullanan Danimarkalı-İzlandalı bir sanatçı.
  3. Lupton, E. (2017). Design is storytelling.

Paylaşmayı ve takip etmeyi unutmayın!

Categories:

3 Responses

  1. Begüm’cüm, sen bebekliğinden beri doğayı ve hayvanları sevmiş ve korumuşsundur. Bu nedenle bu sanat anlayışı sana çok yakıştı. Birçok yenilikten, yeni sanat akımindan bilgilendim sayende teşekkürler. Evet sanat yaşamın bir parçası ve insan için sanata evet ama sanat için sanat da devam etmeli. Onunda ayrı bir yeri var. Başarılarının devamını diliyorum öpüyorum yanaklarından

  2. 21.05.2020
    Sevgili Begüm Yeğenim..
    Yaşamın bir çok kesitlerini, sanat açısından içine alan profesyonelce tasvirlediğin yazın, her kişiye ilham ve fikir verme özelliğine sahip. Bundan türetilebilecek pek çok sanat dallarının, canlı yaşamına ve doğaya pek çok güzellikler ve anlamlar kalacağına inanıyorum.
    Bu düzeyli yazından dolayı seni içtenlikle kutlar, başarılarının devamını dilerim.
    Amcan

  3. Yazınız beni çok etkiledi.Bir ziraat mühendisi ve amatör çinici olarak besinlerimizin sanatımızın konusu olmaları , sadece görsel estetik değerlerinin dışında ele alınmaları çok dikkat çekici.Teşekkürler bu yeni bakış açısını sunduğunuz için.Sahip olduğumuz besinler için şükretmek, onları paylaşmak ve sürdürülebilirliği için farkındalık yaratmak çabası sanatın aracılığı güçlenebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir